Bir Damla Su 0 40

“Enerji ya da düşüncelerimiz suyun yapısını değiştirebilir.” “Bir Damla Su” kitabının yazarı olan ve aynı zamanda kendisini su hakkındaki çalışmalara adayan Ali Polat ile röportaj yaptık. Yaşa göre su tüketimi, hamilelik döneminde su ve maden suyu ile ilgili merak ettiğiniz tüm konuları yazımızda bulabilirsiniz. UNESCO tarafından “Barış Elçisi” olarak seçilen Masaru Emoto’nun su hakkındaki keşifleri de sizi etkileyebilir.1944 senesinde, Azerbaycan’da bulunan Vahapzade’ler ailesinin bir ferdi olarak dünyaya gelen Ali Polat, kendi ayakları üzerinde durmaya küçük yaşlarda başladı. Ziraat Mühendisi olan Polat, tam 50 yıllık ticari yaşantısının dışında, hayatını araştırmaya, okumaya ve toplum için faydalı işler yapmaya adadı. Ürettiği bütün eserlerini topluma ücretsiz olarak dağıtan Polat, bildiklerini herkesle paylaşmak için hiç usanmadan çalıştı. 1. “Bir Damla Su” kitabını yazmaya ne zaman karar verdiniz?1970’li, yıllarda Ziraat Mühendisliği son sınıfta öğrenci iken “Su ve Sulama” dersinden iki sene geçer not alamamıştım. Su hakkında hazırladığım kitaplarla, insanlara bir damla daha fazla su içirebilirsem, amacıma ulaşmış olacağım ve kendimi toplumdan geçer not almış gibi hissedeceğim. Kitapta, ilk olarak bu sözlere yer verdik. Zaten dünya da bunun üzerine kuruludur: ‘’Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları. Yani üstünlük bugün karıncadaysa yarın balığa geçebiliyor ya da tam tersi. Karınca ya da balık olmanın sağladığı üstünlüğe sevinmek kendimizi kandırmaktan öte bir anlam taşımıyor, çünkü kimin kimi yiyeceğini gerçekte suyun hareketi belirliyor. ‘’                                                                                                                                                                    Afrika Sözü 2. İnsanlarda su tüketimi nasıl olmalıdır? Yaşa, vücuda göre farklılık gösterdiği biliniyor. Bize bundan bahsedebilir misiniz?Bunun hesaplanması için genelde iki pratik yöntem bulunmaktadır. Birincisinde, vücudunuz için gerekli su miktarı ağırlığınızla doğru orantılı olduğundan, basit bir hesaplamayla vücut ağırlığınızı 32 gram ile çarpabilirsiniz. İkincisinde ise günlük olarak alınan her bin kalori için 1 litre hesabıyla, eğer günde 2.500-3.000 kalori alıyorsanız, buna karşılık ortalama 2-3 litre su içmeniz gerektiği sonucunu çıkarabilirsiniz. Burada dikkat edilmesi gereken nokta alkol, kahve ve meşrubatların bu kapsamda değerlendirilmemesidir. Bu içeceklerden tükettiğiniz her bir bardak karşılığında, bir bardak da su içmelisiniz. Böylece bu tür içeceklerin neden oldukları susuzluğun etkisini azaltabilirsiniz. Eğer ekmek, kraker gibi kuru gıdalar yiyorsanız, sıcak bir iklimde yaşıyorsanız, yoğun egzersiz yapıyor ve sauna ya da buhar banyosuna giriyorsanız çok daha fazla su içmelisiniz. Günde 8-10 kez idrara çıkmak ideal miktarda su içtiğinizin göstergesidir. Bu miktar dokularımız için gerekli su ihtiyacının karşılandığını, vücuttan dışkıların atılmasında böbreklerimizin ve mesanemizin suyla yeterli derecede desteklendiğini gösterir. 3. Vücut içerisinde bulunan suyun miktarını algılayan sistemler mevcuttur. Bu sistemlerin bozulması durumunda susadığımızı hissedemediğimizde, vücutta meydana gelebilecek problemler nelerdir?Kısaca; vücudumuzda su azaldığında ne oluru oranlar ile vermek gerekirse aşağıdaki gibi ciddi sonuçlara yol açacaktır. Susama, ağız kuruluğu, derinin kızarması, yorgunluk, baş ağrısı, fiziksel performansta azalma, vücut sıcaklığı, nefes hızı ve nabız artışında artma, baş dönmesi, halsizliğin artması, nefes almadan zorluk, kas spazmı, dilin şişmesi, sayıklama, uyanıklık, kan akımında bozulma, böbrek fonksiyonlarında kayıp, yaşam kaybı. 4. Hamilelikte suyun öneminden bahsedebilir misiniz?Bebeğin su ihtiyacı annenin içtiği suyla karşılanır. Gebelik süresince, anne ortalama 12,5 kg. ağırlık kazanır. Bu ağırlığın yaklaşık 6-8 kilogramı sudan oluşur. Bu suyun neredeyse yarısı kadarı plasenta, amniotik sıvı ve bebekte depo edilmiştir. Gebelikle birlikte damarlarda akan kanın hacmi tahminen % 10 artar. Kalbin atış hızı ve toplam beden suyunun miktarı da yükselir. Susama eşiği düşer ve susama duygusu daha erken gelişir. Bu da anne adayının daha çok su içmesini sağlar.Suyun anne adayları için taşıdığı önem, bebeğin içinde bulunduğu sıvı için de geçerliliğini korumaktadır. Bebek ana rahminde, mekanik şoklara karşı engel oluşturan, 37 derecelik ısı sağlayan ve enfeksiyonlardan koruyan su çözeltisi (amniotik sıvı) içinde yaşar. Araştırma verilerine göre annenin içtiği su, amniotik sıvıyı etkilemektedir. Amniotik sıvısı yetersiz olan kadınlara iki saat içinde iki litre su verildiğinde amniotik sıvıdaki yetersizliğin düzeldiği görülmüştür. Amniotik sıvı yetersizliği olmayan kadınlarda da içilen suyun sıvıyı artırdığı gözlenmiştir. Deneysel çalışmalarda annenin susuz kalmasının bebeğin de susuz kalmasına neden olduğu belirlenmiştir. 5. Maden suyu ve bizim kullandığımız içme suyu arasındaki farklar nelerdir? Maden suyu nasıl oluşmaktadır?Maden suyu, içerdiği tüm mineraller ve karbondioksit gazı ile birlikte yeraltındaki çatlaklardan yol bularak yeryüzüne çıkar ve tamamen “doğaldır”. Maden suyu aynı zamanda doğal bir mineral deposudur. İçtiğimiz sular bulunduğu coğrafyaya göre bir miktar mineral barındırabilir ama bu maden suyuna oranla oldukça azdır. 6. “Cansız Su” terimi sıklıkla karşımıza çıkıyor. Su canlılığını yitirir mi? Tabii ki yitirir. Suyun canlı su olabilmesi için altı kriter vardır: 

  • Temiz, enerji dolu olmalıdır.
  • Oksijen yönünden ve mineral açısından zengin olmalıdır.
  • PH seviyesi vücuttaki akışkanlar ile denge içerisinde olmalıdır.
  • Moleküler yapısı küçük ve altıgen kümeler halinde olmalıdır.

Altıgen su molekülü, birbirinden ayrı altı H2O molekülünün uyumlu bir biçimde, daireye benzer şekilde oluşturduğu özel bir düzendir. Araştırmalar, altıgen su moleküllerinin biyolojik organizmalar arasında çok daha kolay hareket ettiğini göstermektedir. Altıgen su, besinsel emilimi artırır ve metabolik atığın atılmasını destekler. Altıgen yapıyla birlikte suyun küme boyutları da küçülür. Bu, molekül ünitelerinin daha küçük boyutta oluşundan ve hücresel yapıya daha kolaylıkla girip çıkabilmelerinden kaynaklanmaktadır. Altıgen yapının hücresel iletişimi artırdığı da tahmin edilmektedir. Bilim insanları, sağlıklı bireylerin hücrelerinde altıgen yapıda su bulunduğunu, sağlıksız bireylerin hasta ve anormal hücrelerinde ise altıgen yapıdaki suya rastlanmadığını gözlemlemişlerdir. 7. UNESCO tarafından “Barış Elçisi” olarak seçilen Masaru Emoto ile yolunuz ne zaman kesişti? Emoto’nun su alanında yapmış olduğu çalışmalardan biraz bahsedebilir misiniz? Su üzerine yaptığımız AR-Ge çalışmalarından dolayı zaten çalışmalarını takip ediyorduk. 2009 yılında 5.Dünya Su Forumu’nda kendisi ile de tanıştık. Ortak görüşümüz olan “Yaşamımızın kalitesi sıvımızın kalitesi ile direkt bağlantılıdır.” görüşünden yola çıkarak, “Suyu vücudumuza nasıl daha yararlı hale getirebiliriz?” konusunda fikir alışverişinde bulunduk. Unutmayalım ki; insan bedeninin yaklaşık % 70’i sudan oluşmaktadır. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz oluştururuz. 8. Dr. Masaru Emoto, donmuş sudaki kristallere, belirli düşüncelerin yoğun bir şekilde gönderildiğinde yapılarında değişiklik meydana geldiğini keşfetmiştir. Gerçekten titreşimsel enerji ya da düşünceler, suyun yapısını değiştirebilir mi?Çevreden aldığı enerji veya titreşimler suyun moleküler şeklini değiştirir. Bu anlamda su sadece görsel olarak çevresel durumu yansıtmaz, aynı zamanda moleküler anlamda da yansıtır. Su son derece uyumlu bir maddedir. Yaşam frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı, yukarı, sağa, sola ya da zıt yönlere dalgalanmasıyla şekillenen bir enerji dansıdır. 9. Dünya üzerinde bulunan su kaynaklarının giderek azaldığını biliyoruz. Sizce su kaynaklarını daha doğru kullanmak adına yapılabilecek projeler neler olabilir?Suyun geri kazanımı konusu hakkında, son yıllarda oldukça başarılı çalışmalar yapılmaktadır. Örneğin gri su arıtımı,  yağmur suyu toplama üniteleri, atık suların tekrar geri dönüşümü… Bu çalışmaları bizler de Türkiye’de başarı ile uygulamaktayız. Tabii ki en önemlisi kirletmemektir. Bir litre atık su, sekiz litre tatlı suyu kirletir. Yeryüzündeki kirletilmiş su miktarı 12.000 kilometreküptür ve bu miktar dünyanın en büyük on nehrinde bulunan tatlı su miktarından daha fazladır. 10. Geçmişte yapmış olduğunuz çalışmaları bize biraz anlatabilir misiniz? “Mobil Su Arıtım Ünitesi”, sizin firmanız tarafından Türkiye’de bir ilk olarak tarihe geçmiştir. Sizce Türkiye’de bulunan arıtma tesislerinde maliyeti düşürmek ve performansı arttırmak için neler yapılabilir?1986 yılında kurmuş olduğum Hazar Arıtma Firması, su arıtması alanındaki projemizdir. Hazar Su Arıtma Sistemleri’nin yoğun bir araştırma ve çalışma süreci sonucunda geliştirdiği Mobil Su Arıtım Ünitesi ise, bünyesinde kuyu suyu, artezyen suyu, dere suyu, göl suyu, deniz suyu, vb. gibi birçok farklı kaynaktan olan ve farklı problemlere sahip suların hepsinin arıtımını yapabilecek üstün teknolojiye sahip olmasıdır. Arıtma tesisi tasarımlarını ve kullanılacak ekipmanların seçimini mühendisler yapmalıdır. Tesislerin optimizasyonu konusunda çalışmalar yapılmalı, periyodik bakım anlaşmaları ile tesisler işin uzmanları tarafından sürekli kontrol altında tutulmalıdır. Ali Polatı’ın kitaplarını linkden bulabilirsiniz:  http://www.alipolat.net/kitaplarim.asp 

ÖncekiSonraki

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ile "14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü" 0 21

Dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar toprağa bağımlıdır. Gelecek, çiftçilerin bereketli elleri ile korunduğu için, toprağa her zaman değer veriyoruz.  Ekolojik yaşam bilinci meydana getirmek ve insanların doğa ile uyumlu yaşamasını desteklemek amacıyla birçok çalışma gerçekleştiren Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ile  “14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü” için sohbet ettik. “Bir tohum, yaşamın sonsuzluğunu temsil eder.”Victor Hugo 1. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin insanlar için çok değerli amaçlar üzerine kurulduğunu biliyoruz. Derneğin nasıl kurulduğu hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz? Buğday hareketi 1990 yılından beri Türkiye’de ekolojik yaşam konusunda çalışmalar yapıyor, 2002 yılından beri de bu çalışmalarını Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği adıyla sürdürüyor.Amacımız; tek tek bireylerde ve bir bütün olarak toplumda ekolojik yaşam bilinci ve duyarlılığı oluşturmak; ekolojik dengelerin geri dönüşü olmayacak hız ve biçimde bozulması sonucunda ortaya çıkan sorunlara çözüm yolları sunmak, doğa ile uyumlu yaşamı desteklemek.  2. Çiftçilik tüm dünya üzerinde var olan önemli bir geçim yöntemidir. Türkiye’deki çiftçiliğin dünya ülkelerine göre geliştiğini söyleyebilir miyiz? Gelişme kavramı bence doğru bir kavram değil; çünkü yalnızca verim, modernizasyon gibi teknik sonuçlarla değerlendirilen bir olgu. Evet, her ne kadar son yıllarda durum tersine dönmeye başlasa da Türkiye’deki tarımsal üretim Dünya ölçeğinde istatistiksel olarak önemli bir konumda olabilir.Ancak istatistiksel olarak diğer ülkeleri yakalamaya çalışırken, biyoçeşitliliğimizi korumak, doğaya ve hiçbir canlıya zarar vermeden üretim yapmak da önemli. Kaldı ki, gelişme açısından da, birçok üründe artık dışa bağımlı hale gelmiş durumdayız.  3. Çiftçilerin tarımla uğraşırken uygulamaları gereken yöntemler nelerdir? Buğda Derneği olarak yerli / atalık tohumu ve ekolojik üretimi savunuyoruz. Yerli tohumlar yıllar boyunca değişen koşullara uyum sağlayarak günümüze ulaşmayı başarmış örnekler olduklarından tarımın sürdürülebilirliği ve bu toprakların biyo-çeşitliliği açısından çok önemli. Bunun dışında yine doğaya ve hiçbir canlıya zarar vermeden bu üretimi gerçekleştirmek, yani ekolojik yöntemleri tercih etmek de önemli. Kısa vadede daha fazla verim elde etmek adına toprağa ve doğaya zarar veren konvansiyonel yöntemler yerine atalarımızın yüzyıllardır uyguladıkları ekolojik tarım yöntemlerini yaşatmalı ve sürdürmeliyiz.  4. Türkiye’deki çiftçiler, ülke kalkınması için çok büyük rol oynuyor. Teknolojinin hızla geliştiği ülkemizde, onların işlerini kolaylaştırabilecek teknolojik ürünler ya da makinelerden bahsedebilir misiniz? Makineleşme ve teknoloji yalnızca tarımda değil, insanlığın tüm pratiklerinde bir yandan kolaylaştırıcı ama bir yandan da benimsenen yöntemler nedeniyle yabancılaştırıcı bir işleve sahip oldu. Gelişen teknolojiyi hayatlarımızı kolaylaştırmak adına benimseyip uygulamak önemli, ancak bu teknoloji bizim doğaya yabancılaşmamıza, onu kontrol edip sömürmemize neden oluyorsa uzun vadeli olarak tehlikeli bir yola sokuyor. Dünya kaynakları insana ait değildir, bu kaynakları diğer canlılarla birlikte ortak olarak kullanıyoruz; bunu unutmamalı ve alışkanlıklarımızı bunu göz önüne alarak oluşturmalıyız.Bir yandan durum böyle, bir yandan ise teknolojiye erişim ülkemizde halen yetersiz. Traktör kullanımı açısından bile bu olanağa erişemeyen üreticilerimiz mevcut; kaldı ki “akıllı tarım” gibi uygulamalar bu yüzden yalnızca butik yöntemler olarak şu an varlığını sürdürüyor. 5. Çiftçiler neden dünya için kıymetlidir? Çiftçiler olmasaydı, dünya nasıl olurdu? Hayatımızı sürdürebilmemiz için beslenmemiz gerekiyor; besinlerimizin ana kaynağı ise yüzyıllardır değişmedi; tarım. Bu yüzden zaman ve şartlar değişse de tarım insanlık için halen önemli. Bir şekilde tarımsal üretim yetersiz olsa ya da sürdürülemez olsa ilk etkisi kıtlık ve açlık olurdu. Yani insanlık varlığını sürdürmekte çok büyük sıkıntılar yaşar, hatta sürdüremezdi. 6. Gelişmiş tarım yöntemleri nelerdir? Bu alanda çiftçilerin ve toplumun kalkınması adına ne gibi projeler yapılmaktadır? Teknolojik olarak en gelişmiş yöntemler “akıllı” sistemler. Bunların uygulandığı örnekleri dünyada ve ülkemizde duyuyor, görüyoruz. Ancak buradaki temel sıkıntı, tarımda uygulanan bu teknolojik yöntemlerin minimum kaynaklardan maksimum verimi almayı hedefliyor olması. Bu durum ise geçici bir süreliğine olumlu sonuçlar verse de, uzun vadede toprağa ve doğaya zarar verdiği için tasvip edilemez. Amaç yalnızca verim olmamalı; sağlıklı, güvenilir ve sürdürülebilir gıdaya ulaşmak en önemli ihtiyaç. Bu yüzden gelişmiş tarım yöntemleri ile doğal tarım yöntemleri arasında bir uzlaşı, bir birliktelik yakalanmalı. 7. Sektörel olarak çiftçilikte üreticilerin yaşadıkları sorunlar nelerdir? Bu alanda onlara destek olmak için neler yapılabilir? Biz yerli tohumları çok önemsiyoruz. Anadolu’daki biyolojik ve kültürel çeşitliliğin bir sonucu olan yerli çeşitlerin her biri, hem gıdanın sürdürülebilriliği, hem gıda bağımsızlığımız, hem besleyici değerler, hem de damak tadımızın devamlılığı için bir anahtar niteliğinde. Yaşamın sürekliliğini temsil eden atalık tohum çeşitleri, iklim değişikliklerine uyumu, besleyici değeri ve lezzetinin yanı sıra biyolojik çeşitliliğin devamı ve gıda güvenliğimiz için büyük öneme sahip. Buğday Derneği olarak, tarımsal biyolojik çeşitliliğin korunması, kırsal yaşamın devamlılığı ve doğa dostu geleneksel yaşamın sürekliliğinin sağlanması amacıyla hayata geçirdiğimiz projelerde her fırsatta yerli tohumlarımızın önemine dikkat çekiyoruz.2006 yılında kabul edilen Tohumculuk Kanunu ile kayıt altına alınmamış yerel tohumların satışı yasaklandı. Bunun üzerine Buğday Derneği olarak, Adım Adım Oluşumu bağışçılarının desteğiyle, kendi olanaklarımızla geliştirdiğimiz “Tohum Takas Ağı” projesini başlattık. Bu sayede küçük üreticiler ve tohumseverler arasında yerel / atalık tohumların serbest bir şekilde takas edilerek kaybolmasını önlemek ve yayılmasını sağlamayı amaçladık. Proje, geleceğimizin teminatı olan tohumlarımızın korunarak yaygınlaşmasını ve bu konuda farkındalık yaratmayı hedefliyor. Proje kapsamında, yok olmak üzere olan ya da nesli tehlike altına girmekte olan atalık tohumlarımız başta olmak üzere, üretimde çeşitli nedenlerle artık kullanılmayan yerli tohum çeşitlerimiz araştırılarak temin edildi, ardından bazı TaTuTa çiftlikleri ile diğer ekolojik üretim yapan çiftliklerde ekimleri sağlandı. Sistem sayesinde her ekilen tohumdan alınan yeni tohumlar sitemiz aracılığıyla takas ediliyor, paylaşılıyor. Aynı zamanda bu tohumlar, yerel tohum çeşitlerinin korunmasının gerekliliğine inanan balkon bahçecilerine ve kent bostanlarına da ulaştırılıyor. Sitenin amacı yerel tohumların kullanıcılar arasında serbestçe takas edildiği ve tohumların takas/ekim deneyimlerinin dijital ortamda takip edilebildiği ücretsiz bir platform sunmak. Söz konusu yerel tohumları, geliştirdiğimiz internet sitesinde, -takas kuralları ve etiği çerçevesinde- tohumseverlerin kullanımına sunduk. Sitede yer alan yazılım altyapısı sayesinde, ekilecek ve takas edilecek tohumların yıldan yıla izi sürübilecek ve ekime dair detaylı teknik bilgiler kaybolmadan arşivlenebilecek. Aynı zamanda sistemdeki bu takip edilebilirlik ve bilgi paylaşım özelliği Türkiye’de bir ilk. İlk etabını 2014 yılı kampanya desteği ile kurduğumuz internet sitesini, geçen yıl Sivil Düşün programından aldığımız destekle geliştirerek tamamladık ve hayata geçirdik.Tüm bu faaliyetler sonucunda yerel tohum çeşitlerinin korunmasına inanan tüm çiftçi ve tohum severler arasında bir yerel tohum takas ağı oluşuyor.Projeyle ilgili daha geniş bilgi edinmek isteyenler, tohumtakas.org sitesinden ulaşabilirler. 8. Organik tarım nedir? Çiftçiler organik tarıma nasıl başlayabilir? Ekolojik tarım, doğa kurallarına, ekolojik bütünün işleyişine uygun, doğaya ve insana zarar vermeyen yöntemler kullanılarak yapılan üretim yöntemidir.Ekolojik tarımda üretim ve hatta tüketimin bütün aşamaları, yöntem, girdi, sosyal-etik değerler, doğal döngülerin sürdürülebilirliği gözetilerek, üretim ya da tüketim ağındaki her bireyin bu konulardaki farkındalığı ile gerçekleşir.Ekolojik tarıma geçmek isteyen çiftçiler öncelikle bu koşulların bilincinde olmalı ve kontrol ve sertifikasyon kuruluşuna veya kontrol kuruluşuna gerekli belgeleri hazırlayarak başvurmalıdır. Bu konuda detaylı bilgiyi www.bugday.org’dan elde edebilirler. 9. New York’ta insanlar, evlerinin çatılarında organik tarım yapabiliyorlar. Türkiye’deki büyük şehirlerde de bu gibi yöntemler uygulanabilir mi? İnsanlar nasıl kendi evinin çiftçisi olabilir? Kentlerde yaşayan insanlar olarak öncelikle tercihlerimizin çok önemli olduğunu bilmemiz gerekir. Hangi gıdayı, hangi ürünleri tercih ettiğimiz; ekolojik üretimin gelişmesi açısından büyük önem taşıyor. Şehirde yaşayanlar yapacakları seçimlerle yerel tohumu ve doğa dostu tarım yapan çiftçileri destekleyebilir. Doğa dostu üretim yaptığından emin oldukları çiftçilerden, %100 ekolojik pazarlardan alışveriş yapabilirler. Bunun dışında belirttiğiniz üzere evlerinin çatılarında, balkonlarında, varsa bahçelerinde yerli tohumları kullanarak kendi ürünlerini yetiştirebilirler. Önemli olan toprakla bağımızı koparmamak.Hikayeler önemlidir, gıdamızın hikayesine ne kadar hakim olursak gezegenimizin geleceğini o denli güvenli şekilde inşa edebiliriz. 10. Tek çeşit bir tohum üretimine mecbur olmak, açlığın geldiğinin habercisi sayılabilir. Peki, çeşitliliği sağlayan yerli tohumları korumak için ne gibi çalışmalar yapılabilir? Ülkemizin sahip olduğu biyolojik ve kültürel çeşitlilik hepimizin malumu. Biyolojik ve kültürel çeşitliliğin paydaşı olan bir diğer çeşitlilik de tarımda kullanılan bitkilerin çeşitliliği. Tarımsal genetik kaynaklarımız, gerek değişen piyasa şartları ve buna bağlı olarak tarımda monokültürleşme süreçleri, gerek kırsal nüfusun azalması ve geleneklerini bırakması gerekse de doğadaki değişim (iklim değişikliği gibi) süreçleri nedeniyle ciddi oranda yok oluyor, azalıyor ve bırakılıyor. Buna bir de mevcut “ana-akım” tarım sistemlerinin tektipliliği yüceltmesi, tohumu bir meta haline getirmek isteyen dev tarım şirketleri ve tüketicinin sağlıklı bilgiye ulaşmasını önündeki engeller ekleniyor. Yerli tohumları desteklemek için onları elbette korumak çok önemli, ancak onları sandıklarda tutmanın hiçbir faydası yok. Daha önemli olan onları toprakla buluşturmak. Yerli tohumların takas edilip toprakla buluşturulduğu Tohum Takas Ağımıza katılabilir ve yerli tohumla üretim yapan ekolojik çiftlikleridestekleyebilirsiniz. 11. Türkiye’de son dönemlerde ekolojik çiftlikler kurulmaya başlandı. Ekolojik çiftlikler nasıl oluşturuluyor? Sizce insanlar bu ekolojik çiftlikleri tercih etmeli mi? Buğday Derneği’nin ilkini 2006 yılında açtığı %100 Ekolojik Pazarlar sayesinde ekolojik ürünler açısından bir iç pazar oluşmuş durumda; bu da çiftçinin ekolojik üretimi tercih etmesini kolaylaştırıyor. Onun dışında ekolojik üretim ve ürünlerle ilgili yapılan yayınlar ve bilinçlendirme çalışması da ekolojik çiftliklerin oluşmasında oldukça etkili. Bu çiftlikler kesinlikle desteklenmeli; peki bunu nasıl yapabiliriz? Daha önce de belirttiğimiz gibi onların ürünlerini almayı tercih edebiliriz. %100 Ekolojik Pazarlar’dan ya da doğrudan çiftliklerle iletişim kurarak, gıda topluluklarına katılarak ya da kendi topluluğumuzu kurarak, ekolojik çiftlikleri destekleyerek. Röportaj:  Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği İletişim Sorumlusu Turgay Özçelik    

Yüksel Aksu ile Sinema ve Yemek 0 27

1993 senesinde İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nden mezun olan Yüksel Aksu, belgesel, kısa film ve televizyon dizilerinde yönetmenlik yaptı. 2006 senesinde, yönetmen, yapımcı ve aynı zamanda senarist olarak hazırladığı “Dondurmam Gaymak” filmi ile hem Türkiye’de hem de dünya çapında büyük ödüller kazandı. Şimdiye kadar, 3 belgesel, 1 kısa film, 3 uzun metrajlı film, 7 dizi film hazırlayan Aksu, aynı zamanda pek çok dalda da ödül sahibi olmuştur.  1. Filmleriniz herkes tarafından çok seviliyor. Kendinizi en başarılı bulduğunuz uzun metrajlı filminiz hangisi? Üçü de benim filmim çok kıyaslama yapamıyorum. Her filmimde farklı bir şeyler denemeye çalışıyorum ve traji-komik öğeler barındıran karakterleri beyazperdeye taşıyorum. Her biri özgün hikayesi olan tür ve dramatik kurgu açısından da  farklılıklar barındıran filmler olsa da, filmlerimin birbirlerini tamamlayan  benzer yönleri de var. Aynı bölgede, aynı yöre insanını anlatıyorum sonuçta.Ama profesyonel gözle bakarsam İftarlık Gazoz’u olgunluk filmim olarak görüyorum. Film gerek görsel, gerek lojistik anlamda diğer filmlerimden daha zengin ve anlamlı. Sinematografik açıdan baktığımda da daha doyurucu geliyor. Diğer iki filmime haksızlık etmeden dikkatlice söyleyebilirim, çok kıymetli bir inanç filmidir İftarlık Gazoz.  2. Usta çırak ilişkisinin hayatınıza olumlu etkileri neler oldu? Çocukluğumda okuldan sonra Dondurmacı Ali’nin (Dondurmam Gaymak’ta bahsi geçen benim hakiki ustamdır.) yanına çırak girmiştim. İlk orada öğrendim çırak ilişkisini, ustanın baba yarısı olduğunu. Kızması da sevgisi de başkadır, ustadır. Hep öğretir. Çok zaman sonra anlarsınız tabii öğrettiklerinin kıymetini. Yıllar geçip sinema sektörüne atıldığımda da Yusuf Kurçenli Ustamdan çok şey öğrendim. Böyledir bu. Ne yaparsanız yapın usta – çırak ilişkisi hayatınıza hep olumlu şeyler bırakır. Benimkiler güzel anılardı, ben de filmini yaptım.. Bir anlamda usta – çırak ilişkisini anlatan “İftarlık Gazoz”u  da Yusuf Kurçenli’ye, yani kendi ustama adadım.   3. Çocukluğunuzda, dondurmacı çıraklığı yaptığınız dönemlere ve geçmişten edindiğiniz tecrübelere baktığımız zaman, doğal dondurma yapmanın sırlarından bize bahsedebilir misiniz? Sırrı basit. Süt, salep ve şekerden oluşan ana malzemenin içine taze meyveleri koyacaksınız. Katkı maddesi olmadan hakiki dondurma… Vakit bulduğunuzda Ula’da Dondurmacı Ali’nin dükkanında afiyetle yiyebilirsiniz. Ben bile Ula’ya gittiğimde Dondurmacı Ali’nin dükkanına girer dondurma yaparım. Uğramadan olmaz.  4. Filmlerinizi kendi yörenizde ve yörenizin insanları ile çekiyorsunuz. Özünüze karşı bir bağlılığınız var. Şehir yaşamında, yöresel tatlardan en çok hangilerini özlüyorsunuz? Yeme içme anlamında soruyorsanız en çok ot yemeklerini özlüyorum: Bizim bölgenin endemik mantarlarından kuzu göbeği. Bir de topluca yenilen ve saatlerce süren şölen tadındaki  rakı sofralarını… Ve hiç bir şeye hizmet etmeyen,  bitmek nedir bilmeyen  manasız muhabbetlerini unutmamalı…  5. Hem Dondurmam Gaymak hem de İftarlık Gazoz filmlerinde ana karakterler sokak satıcılığı yapıyor. Sokak yemeği kültürü üzerine ne düşünüyorsunuz? Bence en kıymetli, en karnavalesk, en şenlikli kültürdür. Tartışmasız, her zaman en lezzetli olan onlardır. Çünkü sadece malına güvenirler. Mutlaka bitirmek zorundadırlar. Büyük ölçekli pişirmedikleri için lezzetleri garantidir. Onları çok sinematografik buluyorum ki ; üç tane filmimin ikisi sokak satıcısı. Benim ruhumun derinlerinden gelen yörüklük ruhu. Herhâlde seyyar olana karşı zaafım var. Seyyar satıcılığın ruhunda özgürlük tutkusu yatar. Her günün başlangıcı, hayatla bir düello başlangıcı gibidir. Sürprizlere gebe, şaşırtıcı, sürekli yeni insanlar, yeni mekanlar…  Bir kere mesleği ile adrenalinli ve kumar ruhuyla kurduğu yüksek tempolu bir aşk ilişkisi vardır. Her sabah yepyeni risk ve sürprizlere uyanır.  6. Sinemada olduğunuz kadar mutfakta da başarılı mısınız? Tabii. Kendi yemeğimi kendim pişiririm. Her sebzeyi mevsiminde yerim. Taze soğan, taze sarımsak soframdan eksik olmaz. Bize sarımsakçılar da denir… Çünkü sarımsağımız dünyaca ünlüdür. İtalyanlar işgalden sonra 1953 yılına kadar sarımsak gönderilme şartıyla bölgemizden ayrılmıştır! Ulalıların zeki olması, Muğlalılar tarafından sarımsağa bağlanır. Beyaz börülce en lezzetlisidir ve Ula’da bol yetişir. Yazın bol sarmısaklı yahnisini yaparım sık sık… Börülce yahnisinin yanına “Böber” dedikleri biber közlemesi muhakkak yapılır. İşin yeme sırrı da budur. Böber közlemesiz bu yemek olmaz! Yani gırgır bir yana  işin özü bir gurme kadar yemeklere tarihçesine ve lezzetine hakimim diyebilirim. Ortalama bir restoranı idare edebilirim. 7. Zengin bir mutfak kültürüne sahip bir ülkeyiz. Peki, size göre bu zenginliği sinemada ne şekilde kullanabiliriz? Evrensellik kadar yerlilik ve yerelliğe de önem verir isek olabilir. ‘Yerel’ciliğe  saplanmadan; ‘yerellik’, ‘yerli’cilik milliyetçilik saplantısına düşmeden ‘yerli’ ‘milli’ ‘bölgesel’ ve ‘evrensel’ olabilirsen birçok rengimizi sinemaya yansıtarak dünyada markalaşmış bir Türkiye sineması yaratabiliriz diye düşünüyorum… Yeme içmenin bir coğrafyası olduğu gibi sinemanın da hatta genel anlamda sanatın da olmalı diye düşünenlerdenim. Son filmimde tarladaki Ramazan sofrasını hatırlarsınız yanyana uzunca dizilmiş ve gaz lambalarıyla aydınlatılmıştı. Ben bu görüntüyü özellikle kullanmak istedim. Çünkü bizde sofra kültürü sadece lezzetli yemeklerle ilgili değildir; birlik beraberlik anlatır, sosyal statü anlatır. Fakirliğin bile derecesini sofradaki bir kelle soğandan anlayabilirsiniz. Bu tarz renkler sinemada bir görsel şölene dönüşür. 8. Türk mutfağı için ekmek çok önemli bir yer tutuyor. Keza ekmeksiz karnını doyuramayan bir milletiz. Peki, size göre; sinemanın mutfağında ekmeğe karşılık gelen şey nedir? Yerlilik, kendine özgülük… Sadece sofradaki bir dilim ekmekten bile insanın ulusu, tarihi, coğrafyası, sınıfsal durumu, sosyokültürel yapısını ayırt edebilirsiniz. Bizim filmlerimizde sesini kısıp jeneriğini kaldırdığınız zaman, “Olay Türkiye’de geçiyor,” dedirttiğiniz zaman, işte o sinemanın bize özgü ekmeği oluyor. Daha da somut bir şey sorarsanız sofradaki ekmeğin karşılığı bence; sinemada  ‘mekan’… Röportaj: Mutfak Gurmesi Editörü Ozan Erdoğan